Friday, October 26, 2012

İki Genç



İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Sonbahar. Yerleri taştan, iki kişi dışında bomboş bir sokak. Yüzleri okşayan tatlı bir rüzgar. Çıplak gözle görülemeyen, batan güneşin aydınlattığı yağmur damlaları. Göğü zorlayan gökkuşağı. 

Donduruyorum anı, elimi saran elini, gülüşümüzdeki renkleri...

- Hayır! Dur... Son değil bu... Daha bitmedi. Hiç söylemedin. Keşke...

~ Keşke yok. Keşkeler yok... Şimdi var. Sadece şimdi var.


Bir genç. Bir oğlan. Yaz. Yerleri taştan, bir kişi dışında bomboş bir sokak. Yüzleri kırbaçlayan asi bir rüzgar. Gözleri delen, güneşi örten karanlık yağmur damlaları. Göğü zorlayan şimşekler.

- Dur! Yalnızsın. Buradasın...

 
Zaman elimde değil. Kolay zordan doğdu. İçimde hep sen uyudun. Hep böyle oldu.

~ Ağlamak zor. Gülmek daha kolay. Henüz değil. Biraz daha geri. Dans anı. Müzik. Sadece dans vardı. Daha geriye...

- Dansı çok seversin. Hayatı dans pisti gibi gördün hep.


~ Dans etmek. İki vücutta bir olmak. Bunu sevdim belki de.


- İnsanoğlu yalnızlığı sevmez. Hep kendini tamamlasın ister. Hep yanında birisi olsun ister.


~ Birisi. Sadece birisi... Ne kadar bencilce...
Halbuki biz birbirimizin yanında olamasak bile, yine de...

- Söyleme. Biliyoruz. İkimiz de zaten hep biliyorduk. En baştan beri.

İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Kış. Ahşap kokan kırmızı bir dans pisti. Kenarda akordeon çalan, melon şapkasıyla yüzü örtülü kirli sakallı müzisyen. Hemen yanında, ona eşlik eden gitarist ve önlerinde şarkıyı yüreğinden söyleyen kadın. Dans pistinde iki beden. Yoksa tek mi?

~ Dinle! Sadece dinle! Sessizce...

Bir sen varmışsın. Tütermiş kokun gözlerimde. Yorganım gibi. Üşüyünce sarıldığım gibi. Sadece düşeceğimi hissedip saçlarına tutunduğum gibi.

~ Sen benim yarımsın... "Sen benim yarımsın." ne demek? Birinin parçası olmak? Bir kekin, bir yapbozun parçası olmak gibi mi? Bir bütünün yarısı olmak? Benim yarımsın sen. Beni tamamlayan mısın?

- Düşünme. Sadece güven. Sen ne düşünüyorsan öyledir; çünkü sadece sen varsın. Etrafındaki her şey seninle var. Sen yoksan etrafındakiler de yok. Sen yoksan, senin parçan da yok... Zaman. Daha geriye... Araba. Arabayı hatırla. Oradaydı...

 
İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Kış. Yolda bekleyen bir araba. Üzeri kar dolu. Kıpkırmızı gökyüzü. Yolu aydınlatan, titrek, tek bir ışık. Yarı karanlıkta, ön koltukta titreşen dört göz bebeği. Yan yana iki göz bebeğinde, öteki iki gözbebeğinin yansıması. 

Affet beni. Gözlerim açık konuşamazsa. Gözlerim dilsiz kalırsa. Tutulup kalırsa. Ağzımdakilere meydan okursa. Beni affet.

~ Çok yakındı. Bir saniye uzaktaydı. Bir santim uzaktaydı. Kayıp gitti. Mutluluk bu kadar yakınımızdayken neden gitmesine göz yumup sonrasında acı çekmeyi seçeriz ki?


- Farkında değiliz! Hayatın bizi sürüklemesine o kadar alışmışız ki, yanı başımızdaki mutlulukların farkına bile varmıyoruz. Yaraların hep zamanla kapanacağına inanıyoruz. Alıştığımız mutluluklar bize daha kolay geliyor. Gerçek mutluluk ise bize göz kırpıp kayboluyor.


~ Senin gibi.


- Senin gibi.


~ En başa gidelim. Başlangıca. Seneler öncesine...


- Başlangıçlar sonları yaşayabilmek için vardır, biliyorsun değil mi?


~ Sonlar da yeni başlangıçlar için yok mudur zaten?


İki genç. Bir kız. Bir oğlan. İlkbahar. Yerleri taştan, can dolu, kalabalık bir sokak. Kalabalıkta kesişen gözler. Kalabalıkta gülen gözler. İstemsizce birbirlerine çekilen iki vücut. Kalabalığa aldırmayarak birbirine doğru yönelen iki beden.


~ İşte burası. Bekle...


En çok beni sevecek o. En ferah yerine yerleşecek kalbimin. Kalabalık fon müziğimiz. Kahve kokusu fon resmimiz.

- Birçok başlangıç oldu hayatımda. Hepsi bir şekilde sona erdi. Kimi iyi, kimi kötü. Ben hep aradaki süreci kolladım. Sonu hiç ama hiç düşünmedim. Hepsi kum taneleri gibi akıp gittiler hayatımdan. Yere dökülen kum tanelerini temizleyen, yolumu açan hep sen oldun. Sadece sen bitmedin. Hep birbirimiz için oradaydık... Karşılık beklemeden.

~ Bitmeyi hiç istemedim. O zaman bendeki seni de yok ederdim. Sonu görmek ister misin?


- Son var mı gerçekten?


~ Hep korktum ayrılıklardan, sonlardan. Seni kaybetmekten korktum. Şimdi zamanı geldi. İleri. Sona... En sona...

 
İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Sonbahar. Yerleri taştan, iki kişi dışında bomboş bir sokak. Yüzleri okşayan tatlı bir rüzgar. Çıplak gözle görülemeyen, batan güneşin aydınlattığı yağmur damlaları. Göğü zorlayan gökkuşağı. 

Donduruyorum anı. Elimi saran elini. Gülüşümüzdeki renkleri. Birbirine yaslı başlarımızı. Çözmüyorum sonra. Öylece bırakıyorum...

- Madem son bu kadar güzeldi, neden son için bu kadar bekledik ki o zaman?

~ Zaman. Zamanı bekledik. Sonu bu kadar güzel yapan onu beklerken yaptıklarımıdı. Zaman sona götürecekti kendiliğinden zaten. Sadece zamana bıraktık.


- Hiç acele etmedik. Bu son için işledi her şey. Zaman geçtikçe birbirimizin içinde büyüdük. Birbirimizin bir parçası olduk. Kum taneleri hep bu sonu hazırlamak için aktı; ama anlamıyorum! Bu bir şeyin bitişi değil ki! Adı neden "son" olsun?


~ İnsanoğlu hep son için çabalar. Hep sonu görmek ister. Sonu görmek için başlar, ona ulaşmak için emek harcar, ilerler. O sonda onu nelerin beklediğini görmek için bırakır kendini zamana. Sona giden süreçte kendini hep o son için hazırlar. Anı yaşarken aslında içten içe hep o son için kıvranır.


- Biz aslında sona en başında ulaşmıştık. Hiç merak etmedik. Bizim için başlangıçla son hep aynı şeydi. Yaşadığımız her anda, birbirimizi düşündüğümüz her saniyede sonu yaşıyorduk ve bunu hiç fark etmedik. Çünkü... çünkü ben… Seni seviyorum! Seni seviyorum! Hoşçakal!


Her tarafındayım.
Sağında, solunda, arkanda.
Sesinde, gülüşünde, gözyaşında.
Gecende ve gündüzünde.
Sen vardın ve ben vardım.
Zaman durdu ve biz olduk.

Bir genç. Bir kız. Sonbahar.


Erol
Nisan 2011

2 comments:

  1. çok sevdim!... Kaç yıl oldu bilmiyorum, zaman kavramı göreceli; vakit buldukca girip, okuduğum, en sevdiğim blog... Teşekkür ederim paylaşımların için :)

    ReplyDelete
  2. Çok teşekkürler Cansu, söylediklerin benim için çok değerli. Daha nice yıllara burada buluşmak dileğiyle.

    ReplyDelete