Saturday, November 10, 2012

Elimi Hiç Bırakma


 
Kulaklarıma inanamıyordum. Sanki o canımdan çok sevdiğim, gelecek planları kurduğum, bebeğimmiş gibi üzerine titrediğim insan gitmiş, karşımda gözlerinden korku ve soğukluk akan, yabancı bakışlı biri gelmişti. 

"Ben artık senin meleğin olamam." dedi gözlerinde yaşlarla. "Seni mutlu edemem, ben seni hak etmiyorum" dedi. 

"Sen beni hak etmeseydin şu an benimle olmazdın ki!" dedim. Sözlerim duvara çarpıp aynı hızla geri yankılandı.

"Ben kötü bir şey yaptım." dedi. Duymak istemiyordum. Ne olursa olsun, aşabileceğimize inanıyordum. Daha önce hep başarmıştık çünkü. Veya ben öyle sanmıştım...

"Sen her şeyi doğru yaptın. Ben seninle ilişkideyken başka birine aşık oldum." dedi. Halâ iyi olduğuna inanmak istiyordum. Beni bu kadar çok seven bir insan bu kadar kolay kalp kıramazdı. Benim sevdiğim insan bu kadar kötü olamazdı.

"Sen benim şu ana kadar tanıdığım en mükemmel insansın. Özür dilerim..." derken gözlerini kaçırdı. Artık söylediklerinin yalan mı, gerçek mi olduğundan bile emin değildim. Görünmez bir bıçak, kalbimin üzerine çizikler atıyordu. 

Sesim titreyerek, "Hayallerimiz vardı." dedim. "Ben seninle yaşlanmaya hazırdım. Bütün zorlukların üstesinden beraber gelmek, korkularımızla beraber savaşmak, hayallerimizi beraber gerçekleştirmek için gözümü kırpmadan söz verdim." diye ekleyebildim. 

Dediklerimin hiçbirini duymamış gibi derin bir nefes aldı. "Ben seni çok kırdım... Bilerek yapmadım; ama sen hep hatırlayacaksın. Hiçbir zaman başaramayacağız. Yaptıklarım affedilemez. Hangi tarafa baksam yaşadığımız kavgalar aklıma geliyor." diye mırıldandı.

Bu sefer ben derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapadım. "Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol." dedi iç sesim. O sırada tüm güzel anılarımız teker teker gözümün önünden geçti. Yapacak başka bir şey kalmamıştı. "Tamam." dedim sakince. "Ben seni affettim. Umarım gelecekte sen de kendini affedersin. Hoşçakal..."


Eskilere yaptığım bu hatıra yolculuğu sırasında yağmurun ne kadar hızlandığının farkına varmamıştım. Elimi sıkıca kavrayan elini uzatıp yanağımı okşadı. "Bu konuşmadan günler önce, bitirmeyi çok istediğini ve o ana çok yaklaştığını; ama yapamadığını söylemiştin. Bunların olacağını sezmiştin. Neden o anda bitirmedin?" diye sordu.


Birkaç saniye düşündükten sonra cevapladım. "Aramızda çok büyük bir fark vardı. Bitme sebebi de zaten oydu." dedim. Meraklı gözlerle bana bakıyordu. "O sadece zayıflığı farkeden bir insandı. Kendi zayıflığını farkettiği ve bu yükün altına girmeye cesaret edemediği için bitirdi. Ben ise..."...

"Güçlü bir insandın. O kadar büyük seviyorsun ki... Sen zorlukların üstesinden gelebileceğinize inandığın ve kendine dair inancını hiç kaybetmediğin için bir şans daha vermek istedin. Onun zayıflıklarını kendi zayıflığın gibi kabul ettin ve hep onunla beraber savaştın. Halâ da öylesin ve hayatımda olduğun her saniye bunun için sana teşekkür ediyorum." diye sözlerimi tamamladı.

Gülümsedim. "Biliyorum, yorgunsun." dedi, "... ama son bir sorum var. Onu bugün bir kez daha görsen, ona ne söylerdin?".

"Teşekkür ederdim. Bana hatalarımdan ders alma ve benden ayrılıp seni tanıma şansını verdiği için." Ellerine uzanıp onu kendime doğru çektim ve yanağına bir öpücük kondurdum.

Yavaşça sandalyeden kalkarken koluma girdi. Artık sönmek üzere olan şöminenin ışığıyla aydınlanan odada, bana bakarak aydınlanan o iki göze baktım. Kenarlarındaki birkaç kırışık dışında halâ kırk sene önce ilk günkü gibi parlak ve sevgi doluydular.

Erol
Kasım 10, 2012


Friday, October 26, 2012

İki Genç



İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Sonbahar. Yerleri taştan, iki kişi dışında bomboş bir sokak. Yüzleri okşayan tatlı bir rüzgar. Çıplak gözle görülemeyen, batan güneşin aydınlattığı yağmur damlaları. Göğü zorlayan gökkuşağı. 

Donduruyorum anı, elimi saran elini, gülüşümüzdeki renkleri...

- Hayır! Dur... Son değil bu... Daha bitmedi. Hiç söylemedin. Keşke...

~ Keşke yok. Keşkeler yok... Şimdi var. Sadece şimdi var.


Bir genç. Bir oğlan. Yaz. Yerleri taştan, bir kişi dışında bomboş bir sokak. Yüzleri kırbaçlayan asi bir rüzgar. Gözleri delen, güneşi örten karanlık yağmur damlaları. Göğü zorlayan şimşekler.

- Dur! Yalnızsın. Buradasın...

 
Zaman elimde değil. Kolay zordan doğdu. İçimde hep sen uyudun. Hep böyle oldu.

~ Ağlamak zor. Gülmek daha kolay. Henüz değil. Biraz daha geri. Dans anı. Müzik. Sadece dans vardı. Daha geriye...

- Dansı çok seversin. Hayatı dans pisti gibi gördün hep.


~ Dans etmek. İki vücutta bir olmak. Bunu sevdim belki de.


- İnsanoğlu yalnızlığı sevmez. Hep kendini tamamlasın ister. Hep yanında birisi olsun ister.


~ Birisi. Sadece birisi... Ne kadar bencilce...
Halbuki biz birbirimizin yanında olamasak bile, yine de...

- Söyleme. Biliyoruz. İkimiz de zaten hep biliyorduk. En baştan beri.

İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Kış. Ahşap kokan kırmızı bir dans pisti. Kenarda akordeon çalan, melon şapkasıyla yüzü örtülü kirli sakallı müzisyen. Hemen yanında, ona eşlik eden gitarist ve önlerinde şarkıyı yüreğinden söyleyen kadın. Dans pistinde iki beden. Yoksa tek mi?

~ Dinle! Sadece dinle! Sessizce...

Bir sen varmışsın. Tütermiş kokun gözlerimde. Yorganım gibi. Üşüyünce sarıldığım gibi. Sadece düşeceğimi hissedip saçlarına tutunduğum gibi.

~ Sen benim yarımsın... "Sen benim yarımsın." ne demek? Birinin parçası olmak? Bir kekin, bir yapbozun parçası olmak gibi mi? Bir bütünün yarısı olmak? Benim yarımsın sen. Beni tamamlayan mısın?

- Düşünme. Sadece güven. Sen ne düşünüyorsan öyledir; çünkü sadece sen varsın. Etrafındaki her şey seninle var. Sen yoksan etrafındakiler de yok. Sen yoksan, senin parçan da yok... Zaman. Daha geriye... Araba. Arabayı hatırla. Oradaydı...

 
İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Kış. Yolda bekleyen bir araba. Üzeri kar dolu. Kıpkırmızı gökyüzü. Yolu aydınlatan, titrek, tek bir ışık. Yarı karanlıkta, ön koltukta titreşen dört göz bebeği. Yan yana iki göz bebeğinde, öteki iki gözbebeğinin yansıması. 

Affet beni. Gözlerim açık konuşamazsa. Gözlerim dilsiz kalırsa. Tutulup kalırsa. Ağzımdakilere meydan okursa. Beni affet.

~ Çok yakındı. Bir saniye uzaktaydı. Bir santim uzaktaydı. Kayıp gitti. Mutluluk bu kadar yakınımızdayken neden gitmesine göz yumup sonrasında acı çekmeyi seçeriz ki?


- Farkında değiliz! Hayatın bizi sürüklemesine o kadar alışmışız ki, yanı başımızdaki mutlulukların farkına bile varmıyoruz. Yaraların hep zamanla kapanacağına inanıyoruz. Alıştığımız mutluluklar bize daha kolay geliyor. Gerçek mutluluk ise bize göz kırpıp kayboluyor.


~ Senin gibi.


- Senin gibi.


~ En başa gidelim. Başlangıca. Seneler öncesine...


- Başlangıçlar sonları yaşayabilmek için vardır, biliyorsun değil mi?


~ Sonlar da yeni başlangıçlar için yok mudur zaten?


İki genç. Bir kız. Bir oğlan. İlkbahar. Yerleri taştan, can dolu, kalabalık bir sokak. Kalabalıkta kesişen gözler. Kalabalıkta gülen gözler. İstemsizce birbirlerine çekilen iki vücut. Kalabalığa aldırmayarak birbirine doğru yönelen iki beden.


~ İşte burası. Bekle...


En çok beni sevecek o. En ferah yerine yerleşecek kalbimin. Kalabalık fon müziğimiz. Kahve kokusu fon resmimiz.

- Birçok başlangıç oldu hayatımda. Hepsi bir şekilde sona erdi. Kimi iyi, kimi kötü. Ben hep aradaki süreci kolladım. Sonu hiç ama hiç düşünmedim. Hepsi kum taneleri gibi akıp gittiler hayatımdan. Yere dökülen kum tanelerini temizleyen, yolumu açan hep sen oldun. Sadece sen bitmedin. Hep birbirimiz için oradaydık... Karşılık beklemeden.

~ Bitmeyi hiç istemedim. O zaman bendeki seni de yok ederdim. Sonu görmek ister misin?


- Son var mı gerçekten?


~ Hep korktum ayrılıklardan, sonlardan. Seni kaybetmekten korktum. Şimdi zamanı geldi. İleri. Sona... En sona...

 
İki genç. Bir kız. Bir oğlan. Sonbahar. Yerleri taştan, iki kişi dışında bomboş bir sokak. Yüzleri okşayan tatlı bir rüzgar. Çıplak gözle görülemeyen, batan güneşin aydınlattığı yağmur damlaları. Göğü zorlayan gökkuşağı. 

Donduruyorum anı. Elimi saran elini. Gülüşümüzdeki renkleri. Birbirine yaslı başlarımızı. Çözmüyorum sonra. Öylece bırakıyorum...

- Madem son bu kadar güzeldi, neden son için bu kadar bekledik ki o zaman?

~ Zaman. Zamanı bekledik. Sonu bu kadar güzel yapan onu beklerken yaptıklarımıdı. Zaman sona götürecekti kendiliğinden zaten. Sadece zamana bıraktık.


- Hiç acele etmedik. Bu son için işledi her şey. Zaman geçtikçe birbirimizin içinde büyüdük. Birbirimizin bir parçası olduk. Kum taneleri hep bu sonu hazırlamak için aktı; ama anlamıyorum! Bu bir şeyin bitişi değil ki! Adı neden "son" olsun?


~ İnsanoğlu hep son için çabalar. Hep sonu görmek ister. Sonu görmek için başlar, ona ulaşmak için emek harcar, ilerler. O sonda onu nelerin beklediğini görmek için bırakır kendini zamana. Sona giden süreçte kendini hep o son için hazırlar. Anı yaşarken aslında içten içe hep o son için kıvranır.


- Biz aslında sona en başında ulaşmıştık. Hiç merak etmedik. Bizim için başlangıçla son hep aynı şeydi. Yaşadığımız her anda, birbirimizi düşündüğümüz her saniyede sonu yaşıyorduk ve bunu hiç fark etmedik. Çünkü... çünkü ben… Seni seviyorum! Seni seviyorum! Hoşçakal!


Her tarafındayım.
Sağında, solunda, arkanda.
Sesinde, gülüşünde, gözyaşında.
Gecende ve gündüzünde.
Sen vardın ve ben vardım.
Zaman durdu ve biz olduk.

Bir genç. Bir kız. Sonbahar.


Erol
Nisan 2011

Sunday, June 03, 2012

Ayak İzleri




Yüzüme çarpanın yağmur mu yoksa okyanusun kayalara vuran dalgaları mı olduğunu anlayamadığım bir anda, güneş bulutların buğuladığı ufukta yok oluyordu. Dalgaların büyük bir heyecanla ayaklarıma kadar yükselip dokunamadan dönmelerini ve sonrasında daha büyük bir kuvvetle tekrar denemelerini seyrederken sessice gelip yanıma oturduğunu farketmemiştim.

"İlk günden beri sevdim seni! Bir kere bile incitmek istemedim. Hep korudum seni... Ben hep.."

Gözlerinden akanın yağmur damlaları olmadığı çok açıktı.

"Sen... canımdın! Hep gözünün içine baktım. Parmak izin parmak izim oldu, kalp atışlarına imzamı attım....Hiç.. ben hiç böyle büyük sevmedim.." 

Sadece ikimizin olduğu ıssız kumsalda hıçkırıkları kayalıklardan yankılandı.

"Affet... Biliyorum yanlıştı, affet... Lütfen affet!" Yavaşça eğilip sırılsıklam saçlarını parmaklarımla aralayarak şakağına hafif bir öpücük kondurdum. Elleri ellerime uzanırken avcunun içerisine cebimden çıkardığım zarfı bıraktım ve ellerinden kaçarak ayağa kalktım.

"Gitme! Lütfen bir şey söyle... Lütfen gitme... lütfen.." 

Ben kumsalda ayak izlerimi bırakarak uzaklaşırken, o gözyaşlarının yağmurdan daha çabuk ıslattığı elindeki zarfı açıp içindeki mısralara bakakaldı.

Güneş doğacak bir gün
Bir gün dinecek yağmur
Ve sen orada olacaksın

Parlayan sabahı karşıla
Dalgalara meydan oku gözyaşınla
İşte o gün
Sen orada olacaksın
Ve ayak izlerin yalnız olmayacak


Güneş ufukta usulca kayboldu. Dalgalar var gücüyle ayak izlerimi kıyıdan silerken, gözümden süzülen bir damla yaş okyanusa karıştı.
 

Erol
   Haziran 2, 2012
   

Saturday, March 24, 2012

Maria'nın Masalı - II. Bölüm



~ ~ ~ 

II. Bölüm
 
Yüzündeki güneş misali gülümsemesiyle elini uzattı çocuk. Maria, sanki uzun zamandır bu anı bekliyormuşçasına çocuğun elinden tuttu ve kendini onun gülümsemesinden yayılan ışıltıların aydınlattığı yola bıraktı. Elleri birleştiği anda ikisi de mutluluğun esir aldığı bir girdapta buldular kendilerini. Çocuk gülümsedikçe Maria daha çok gülümsedi ve o daha çok gülümsedikçe çocuğun gözleri gökyüzünün en parlak yıldızına dönüştüler. El ele gölün kıyısından yürümeye başladılar. Hızlandılar. 

Artık koşuyorlardı. Soğuktan kızaran burun uçlarıyla, bir papatya tarlasında uçuşan iki uğur böceğini andırıyorlardı. Koşarken çarptıkları ağaç dallarında biriken karlar, nazikçe yere süzülüyor ve geçtikleri yolun ardında, bir polen fırtınasının büyük bir heyecanla çiçeklere yolculuğunu andıran bir resim çiziyorlardı. 

Derken, zamanın ne kadar çabuk geçtiğini anlamadılar. Hava karardığında kendilerini karanlık bir ormanın içinde buldular. Beyazlara bürünmüş ağaçlar, siyah pijamalarını giyip yatağa gitmeye hazırlanırken, baykuşlar da güne yeni başlamanın verdiği heyecanla ağaçlara iyi geceler dilemek için yerlerini alıyorlardı. Ağaçların heybetli vücutlarının altında korunan doğa yavaştan geceye hazırlanırken, Maria küçük çocuğun eline daha sıkı sarıldı.
Bir müddet daha yürüdükten sonra hava tamamen karardığında ve önlerini göremez olduklarında durdular. Bundan sonraki her şey, rengârenk bir kelebeğin bir kez kanat çırpışında geçen süre kadar çabuk gelişti. Maria, çocuğun yüzünü görememesine rağmen gülümsediğini hissedebiliyor ve onunla beraber gülümsemeye devam ediyordu. Elini uzatsa onun kulaklarının yanındaki gülücüğüne dokunabilecek, yukarı doğru en doğal ve saf şekilde kıvrılan dudaklarının, zifiri karanlığa rağmen hissedilebilecek en net gülümseme olduğunu kanıtlayabilecekti. Bunu yapmak yerine, aynı gülümsemeyi kendi minik tombul yanaklarına yansıttı. Aynı anda, ikisinin gözleri önünde, orman, güneşin altında olduğundan daha parlak bir şekilde aydınlandı. Etraflarında, yüzlerce ağacın dallarına yerleşmiş binlerce ateş böceği, sanki onların gelişini kutlamak istermişçesine ışıklarını saçıyorlardı. Nitekim, Maria artık ikisinin de gülümsediğinden fazlasıyla emindi. 



Ateş böceklerinin etkisiyle, bütün karlar eriyor, ağaçlar ve çiçekler üzerlerindeki beyaz pelerini atıp günlük kıyafetlerine bürünüyorlardı. Bunu yaparken de, eriyen kar tanelerinden yansıyan ateş böceklerinin ışıkları, her yaprağın üzerinde minik gökkuşakları oluşturuyordu. Çok tanıdık bir su sesi duyan Maria, arkasına döndüğünde evinin yakınındaki gölün karşı kıyısında olduğunu ve göldeki tüm buzların eridiğini fark etti. Daha fazla gülümseyebileceğini sanmıyordu. Sevinçle parlayan gözleriyle yol arkadaşına baktığında, o da gözlerini birer kez kırparak Maria’nın yapmak istediği şeyi onayladı. Maria, iki cebinde biriktirdiği ekmek kırıntılarını avuçlarına aldı ve bir avucundakini yol arkadaşının avucuna bıraktı. Beraber yere diz çöktüler ve kendilerini karşılamaya gelen göldeki tüm balıklara ekmek kırıntılarını fırlattılar. Koca gözlü, parlak desenli balıklar, gölün içerisinde vals yaparcasına kıvrılıyor ve yedikleri her kırıntıdan sonra sanki teşekkür edercesine kafalarını suyun yüzeyine çıkartıp Maria ve küçük yol arkadaşına narin bir dokunuşla veda ediyorlardı. 

Balıklar ziyafetini bitirdiğinde, gölün karşı kıyısından yükselen güneş ışıkları, gölü ebruli bir turuncuya boyuyorlar ve Maria’nın yüzünü efsunlu bir şekilde okşuyorlardı. Etrafına bakındığında, küçük yol arkadaşının artık orada olmadığını gördü. Ateş böcekleri de yerlerini sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan yaprakların üzerinde, yeni doğmuş bebekler gibi güne merhaba diyen çiy tanelerine bırakmışlardı. Göl kenarından kalkmak üzereyken, eskiden yol arkadaşının olduğu yerde, içine dileğini yazıp bıraktığı küçük kayığın yüzdüğünü fark etti. Bıraktığı halinden tek farkı, içinde yeşil kalemiyle yazdığı dilek kâğıdı yerine, gölün sihirli balığının ilk bıraktığı notu andıran, dörde katlanmış başka bir kâğıt olmasıydı. Meraktan büyüyen zeytin tanesi göz bebekleriyle kâğıdın içindekini okumak için bebek tenli ellerini kayığa doğru uzattı…


Uyanıyorum. Saat 7.30 ve yeni doğan güneşin turuncu ışıkları gökyüzüne bakan çatı katı penceresinden içeri sızıyor. Yatakta yok, tam tahmin ettiğim gibi. Büyük bir hızla kalkıyorum ve alt kata, mutfağa iniyorum. Sıcak ve leziz siyah ekmek kokusu evin her hücresine işlemiş. Masanın üzerindeki tabakta önceden hazırlanmış, tereyağlı ve kayısı reçelli ekmek dilimini büyük bir iştahla ısırıyorum. Tabağın yanındaki “Afiyet olsun çikolata gözlüm.” yazısını okuyup tebessüm ediyorum. Evden çıkmadan onun rengârenk çalışma odasına uğrayıp resim setinden, yeşil kalemin yokluğuna şaşırmadan, siyah kalemi alıyorum. Dışarı fırlayıp kapıyı kilitliyorum. Bahçeden çıkmadan önce heyecandan dört dönen şeker köpeğimizin yemini verdikten sonra büyük bir el çabukluğuyla ayçiçeklerini ve kayısı ağaçlarını suluyorum. Koşar adımlarla, evin hemen yakınındaki ormanlık arazinin çevrelediği göle ulaşıyorum. 

Gölün kenarına geldiğimde, elimle koymuş gibi, minik kayığı buluyorum. Kayığın içinden, yeşil kalemle doldurulmuş kâğıt parçasını almamla onun portakal kokusunu burnumda hissetmem aynı zamana denk geliyor. Arkamı dönüyorum ve rengini okyanus gözlerinden çalan mavi elbisesinin üzerinde dalgalanan altın saçlarıyla yanıma gelmesini bekliyorum.

“Günaydın.” diyor.
“Günaydın, hazır mısın?”
“Kâğıtta ne yazdığını merak etmiyor musun?”
“Zaten biliyorum.” diyorum ve gülümsüyorum. Avuçlarının birinde tuttuğu ekmek kırıntılarını avucumun içerisine bırakırken o da gülümsüyor. Beraber göl kıyısına diz çöküyoruz.

Eli elime dokunduğunda, kalbimde binlerce ateş böceği, ışıklarını yakıyorlar.

SON

Erol
Mart 23, 2012

Saturday, February 18, 2012

Maria'nın Masalı - I. Bölüm


I. Bölüm

Maria 10 yaşında, dünyalar tatlısı bir kızdı. Gözlerinin mavi grisini okyanus dalgalarından, saçlarının sarısını da güneşin saçaklarından almıştı. Doğduğundan beri ailesiyle, ormanın kenarında, küçük bir kulübede yaşamaktaydı. Kulübenin hemen arkasında koskocaman, en az onun minik kalbi kadar temiz ve berrak bir göl yatardı.

Her sabah erkenden kulübenin arka kapısından dışarı çıktıktan sonra, her zaman bahçelerinde uyuklayan tilki kulaklı, sivri burunlu köpeğe günaydın der, ayçiçeği bahçesini narince yarıp geçen minik patika yolu izleyerek göle ulaşır,  göldeki çeşit çeşit kıvrılan, boncuk gözlü balıkları seyrederdi. Daha sonra, mavi frapan etekli elbisesinin üst cebine doldurduğu, sabah kahvaltısında annesinin çam kokularıyla pişirdiği siyah çıtır ekmeğinden ayırdığı kırıntılarla balıkları beslerdi. Balıklar, bir önceki günlerinin tüm meşguliyetine rağmen hafıza sınırlarını zorlayarak Maria'yı hatırlarlar ve onun geldiğini gördüklerinde şekerini bekleyen çocuklar gibi suyun içerisinde zıplamaya başlarlardı.

Yine balıkları beslemeye geldiği günlerden birinde, gölün kenarında, gondollara benzeyen kağıttan yapılmış minik bir kayık buldu. Meraktan irice açılmış gözleriyle kayığı incelemeye başlayan Maria, kayığın içerisinde dörde katlanmış kağıdı farketti. Büyük bir heyecanla, balıkların gözü önünde notu açıp okumaya başladı. Notta, büyük küçük; ama gayet düzgün harflerle şöyle yazmaktaydı:

"Merhaba. Ben bu gölün sihirli balığıyım. Göldeki balıkları her gün beslediğin için seni çok sevdiler ve ben de bu yüzden senin bir dileğini yerine getireceğim. Bu öğlene kadar, bir kağıda en çok istediğin şeyi yazıp aynı kayığın içerisinde bu göle bırak ve ertesi sabah tekrar gelmeyi unutma."


Maria gözlerine inanamadı. Heyecandan güm güm atan kalbi ve kulaklarına varan sıcak çikolata kıvamındaki gülümsemesiyle kulübesine doğru koşmaya başladı. Eve girer girmez çatı katındaki küçük ama hayal gücünün sınırlarını zorlayacak derecede renkli odasına tırmandı. Babasının ona kendi dünyasını özgürce anlatabilmesi için doğum gününde aldığı binbir renk boya kalemlerinden yeşil olanını seçip masasının üzerindeki minik bir kağıdı da yanına alarak göl kenarına geri döndü. Balıkların şahitliğinde sihirli balığın dediğini yaptı ve özenle katladığı, yeşil kalemiyle doldurulmuş kağıdını kalbine bastırdıktan sonra minik kayığın üzerinde göle bıraktı. Evden çıkarken mutfaktan aldığı bir dilim ekmeği de küçük parçalara ayırarak büyük bir sevinç ile balıklara fırlattı. 

O gece heyecanla yatağına yatan Maria, odasının çatıya bakan penceresinden yüzlerce ateş böceği gibi göğü saran yıldızları seyretti ve ertesi sabahı düşünerek sıcak battaniyesinin altında uykuya daldı. 

Sabah olunca, annesinin çam kokulu sıcak ekmek diliminin üzerinde eriyen tereyağını yedikten ve babasının bahçelerinden topladığı kayısılardan yapılmış reçeli kaşıkladıktan sonra, cebinde balıklar için o günün ziyafeti olan ekmek kırıntılarıyla yola çıktı. Evden çıkarken babasının kendisini kalın kıyafetlerle penguen gibi sarmalamasına anlam veremeyip kapıyı açtığında manzara karşısında ağzı açık, küçücük elleri yumruk yumruk bir şekilde bakakaldı. Son doğum gününde yediği krem şantili pasta gibi, her yer beyaza boyanmıştı. Yıldız şeklindeki kusursuz kar taneleri, Maria'nın şeker burnuna düşüyor ve yavaşça eriyordu. Karla kaplanmış pamuk şeker görünümündeki köpeğe günaydın deyip karın aniden gelişini şaşkınlıkla karşılayan ayçiçeklerinin ve onları heybetle selamlayan ak sakallı çam ağaçlarının içerisinden koşarak göl kenarına ulaştı. 

Göle vardığında hiç beklemediği bir manzarayla karşılaştı: Göl tamamen donmuştu. Eşsiz doğa tablosunun hayranlığı ve göldeki balıkları görememenin üzüntüsünün karıştığı bir duygu çorbasının etkisiyle gözlerinden minik yağmur damlaları süzülmeye başladı. Buzun altında hapsolan balıklar aç kalacak ve en kötüsü de, gölün sihirli balığını göremeyecekti. Göl kenarına oturup, dizlerini başına çekip ağlamaya başladı. Sadece kar tanelerinin yere düşünce çıkardığı seslere kendi hıçkırıkları eklendi.

Aniden omzunda hafif bir el hisseden Maria, biraz da korkarak dokunuşun kaynağına baktı. Kendisiyle aynı yaşlarda bir erkek çocuğu, dev çikolata gözleri ve ince uzun kirpikleriyle onu seyrediyordu. 

Devam edecek...



Erol
Şubat 18, 2012